Search

Yazsam Roman Olur Yazmasam Karikatür

Sevgili Gençlik,


Terminolojine çok hakim değilim. Biri 18 yaşında diğeri 17’sine yaklaşan iki gözümün çiçekleri yeğenlerim var, onlar bana bazen sevdiğiniz videoları tweetleri falan gösteriyorlar, o kadarlık aşinalığım. Ama yazacaklarım işine yarar, o yüzden yılma sonuna kadar oku.


Bugün sana önce kendi hikayemi anlatmak istiyorum. Hiç sıkmayacağım, uzatmayacağım, desem de inanma, sondan başa gelince bayağı yazdığımı fark ettim, ama olsun sen yine de oku.


Benim hayalim ODTÜ’de Endüstri Mühendisliği okumaktı. Üniversite sınavına hazırlananlar arasında ortalamanın biraz üstünde bir performansım vardı. Ama Çankaya Anadolu Lisesi’nde okul birincisi oldum, yaaani işte fena değildim. Deneme sınavlarında sene başında iyi başlamıştım ama ortalara doğru dağılmaya, sonlara doğru da ümidimi kaybedip boşlamaya başladım. Hiçbir zaman sınıfın dahisi olmadım, ama tüm derslerde bir denge kurmaya ve ortalamanın üstünde olmaya çalıştım hep, ortalama da ne kadar önemli bir kriterse artık😊


Neyse, gel gelelim üniversite sınavında deneme sınavlarındaki performansımdan da kötüydü performansım. Bana o çıtır çerez gelen felsefe sorularına gelemedim bile, zaman yetmedi. ODTÜ ve mühendislik olsun diye tercih ettiğim Çevre Mühendisliği’ne girdim. Hiç öyle azımsama bu arada, bence Dünya gelecekte daha da çok ihtiyaç duyacak çevre mühendislerine, hatta okurken bile aklımdan geçerdi “hiç kimse farkında değil ama bence kutsal bir meslek” diye. Dalga geçmiyorum bu arada, keşke severek okusaydım demeyeceğim çünkü o zaman ben ben olmazdım ama severek okuyan ve şu anda çok iyi işler yapan bölüm arkadaşlarım var, onlara buradan selam olsun. “Daha ne istiyorsun ODTÜ’de okumuşsun ukalalık yapma” da deme, farkındayım fena bir sonuç değil, ama işte benim olduğum noktada, ehehhehe…. Şaka şaka, istersen senin çok daha iyisini yapacağına o kadar eminim ki.


Evet dönelim konuya. Ben sınavdan önce Makine Mühendisliği gibi birkaç tık yüksek (benim zamanımda öyleydi) bir bölüme girerim, oradan da ortalamamı şaha kaldırıp Endüstri’ye zıplarım diye düşünürken, fikir değiştirdim Çevre’den İnşaat’a ya da biraz daha zorlayım Makine’ye geçeyim dedim. “Orada da çok az kız var yaa bilemiyorum" diye düşünürken, Calculus sınavı esnasında farkına vardığım eziklik hissi, sonucun 54 üzerinden 17 olmasıyla koca bir şamara döndü. Hani böyle yürürken uzaktaki bir arkadaşına el sallamak için kafanı çevirmiş olursun, hızını da azaltmamışsındır ve tam önündeki direğe tüm kulağın, başın ve hatta benliğinle çarparsın da geçmişini unutursun ya, o cinsten… Ben fiziksel olarak aynısını yaşadım da o yüzden böyle damarlı anlatıyorum. Neyse uzatmayacağım dedim tutamıyorum kendimi, evet tamam konuya dönüyorum.


İlk sene ortalamam, mezun olmaya yetmezdi ama birinci sınıfı geçmeme yetti.İkinci seneden itibaren toparlamaya başladım, tabi o zamanlar manitam şimdi eşim olan Endüstri Mühendisliği okuyan yakışıklı delikanlının, derste masum masum hiçbir şey anlamadan hocayı şaşkın gözlerle takip etmeye çalıştığım “Differential Equations” dersini (mühendislik okuyacaklar ne demek istediğimi ikinci sınıfta acı bir şekilde anlayacak) bana tüm sabrı ve beyefendiliği ile anlatmasının etkisi büyük. O zaman anlamıştım zaten iyi bir baba olacağını, "Çocuğumuz bazı konularda beyni alınmış gibi bile olsa, çıldırtsa da aşağılamaz üzmez" dediydim:)


Özetle, mezun olabildim ve sonra ne oldu biliyor musun? Ben mühendislik yapmak istemiyorum İnsan Kaynaklarında çalışacağım dedim. Erkek arkadaşım Ford’da iş bulup İzmit’e gitti. Ben de bunalımdayım, Çevre Mühendisliği mezunuyum, hiç deneyimim yok İnsan Kaynaklarında kim beni işe alır diyorum. Ford’da bir ilan çıktı “İnsan Kaynakları Uzmanı” pozisyonu için, internetten başvurdum ama tabi ne arayan var ne soran.


Bak burası çok eğlenceli: Erkek arkadaşım orada çalıştığı için bana İnsan Kaynakları Direktörünün numarasını verdi. Ben de sanıyorum ki ben arar aramaz adamcağız cep telefonunu açar gibi açıp benimle konuşacak. Aradım, sekreteri çıktı tabi, ve tabi ki nereden aradığımı sordu. Ben “Ankara’dan” dedim. Yarışmaya Ankara’dan katılıyorum😊. Kadıncağız bana kibarca hangi firmadan aradığımı ve hangi konu ile ilgili görüşmek istediğimi sordu. Ben de tüm saflığımla “Aslında iş başvurusu için aramıştım, böyle böyle bir ilan vardı” deyince, muhtemelen kahkahası duyulmasın diye ahizeyi kapatarak küçük bir es verdi ve “Ben sizi bu pozisyonun bağlı olacağı arkadaşıma aktarayım” dedi. Sonraki telefon görüşmesinin tüm detaylarını hatırlamıyorum ama bağlı olacağım yöneticiye “Benimle yüz yüze konuşmadan bu işi ne kadar istediğimi bilemezsiniz” dediğimi hatırlıyorum. O da son kozunu oynadı ve “Eğer çok istiyorsan yarın sabah 8:00’de fabrikada ol” dedi. Saat 17:50 idi ve ben Ankara’daydım. “Tamam,” dedim “yarın orada olacağım”. Akşam otobüse bindim, tüm gecem görüşmeye odaklanmak ve dua etmekle geçti, gece yarısı indim, ve ertesi sabah görüşmeye gittim. Neler konuştuğumuzu elbette hatırlamıyorum. Ama hissiyatımı hatırlıyorum, enerjimi, isteğimi çok net hatırlıyorum. Karnımda kelebekler uçuran ihtimalin gözümdeki parıltısını ben görmesem de görüştüğüm insanların ikna olan gülümsemelerinden biliyorum. İki gün sonra işe başladım.


Aradaki kurumsal hayat dönemi acısı tatlısı bol çok uzun hikaye. Burdan detaylarına girmeye sayfa yetmez, ama şu an sana elzem görünen işin materyalist boyutuyla anlatmam gerekirse, o çok özendiğim Endüstri Mühendisliği mezunu eşimden önce müdür oldum, ilk benim şirket makam aracım oldu mesela. Birkaç sene boyunca benim maaşım daha yüksekti hatta. Dipnot, ben yön değiştirdim, o şu anda kurumsalda aldı yürüdü, devam da etmiş olsam ezip geçmişti büyük ihtimal yani kıyaslama yapmak hiç iyi bir şey değil çocuklar, uzatmayın, aklınızda bulunsun😉


Tüm bunları niye anlattım biliyor musun? Hem biraz gül, hem de tüm o stresinin içindeyken bir dur, nefes al, fark et diye. Öncelikle sen, tüm bu anlattığım sınavlardan, üniversitelerden, işlerden daha değerlisin. Sana zaman zaman hiç de öyle gelmediğinin farkındayım, bana da öyle geliyordu. Ailem benimle gurur duysun, kendimi kanıtlayım derdim vardı. Bu önemsiz mi, hayır hiç değil, onlar seninle gurur duydukça senin daha mutlu olacağına eminim. Ergenlikten çıkmak üzere olan endokrin sistemin ve beyin kimyan sana “yok yeaaa aslında çok da sallamıyorum bizimkileri” dese de, bil ki derinlerde bir yerde çok sağlam sallıyorsun. İlk “aferin”i onlardan aldın çünkü. Ya da belki de hiç almadın ve serotonin salgılamak için beynin başka insanların takdirini aradı, bulunca mutlu olmanın sebebi de insan olarak daha doğrusu biyolojik olarak buna ihtiyaç duyman. Yani kim mutlu olmaz ki başkalarının saygısını kazanınca. “Ben oldum, kendi değerimi ben yarattım kimseye ihtiyacım yok” diyen koca koca adamlara “Ne kadar da şahane tapılası bir insansınız ben de böyle olmak istiyorum” dediğinde emin ol içlerindeki çocuk mutluluk çığlıkları atarak zıplıyor. Öncelikle kabul, insanız, tabi ki başarılı olmak, öyle görünmek istiyoruz, doğamızda var, ve bunda bir sıkıntı yok. Çünkü serotonini doğal olarak salgılamazsan mutsuz olursun, mutsuzluk zihin kapasiteni düşürür ya da çikolataya sararsın, Allah muhafaza…


Sıkıntı, bu arada kendi değerimizi unutmamız, ve değersizlik hissimizle kendimizi çok hırpalarken, dışarıda görseniz “ne sevimli azıcık seveyim” diyeceğiniz içinizdeki çocuğu şefkatten mahrum bırakmanız. “Off ne salağım” “Millet yapıyor ben niye yapamıyorum” “Bende bir eksiklik var herhalde pek zeki de sayılmam yani hedefi de çok yüksek tutmamak lazım” Çok tanıdık cümleler değil mi? Louise Hay’in metodudur: Şimdi o dışarda gördüğünüz sevimli çocuğa bunları söylediğinizi düşünün “ Sen biraz salaksın galiba, sevimlisin de ama ne bileyim pek zeki değil gibisin, büyüyünce meslek seçerken yüksekten uçma tamam mı?” o pırıl pırıl bakan gözlerin yaşadığı hayal kırıklığını düşün, sen bunu muhtemelen kendine sık sık yapıyorsun şimdi bunu hatırla, ve kendini eleştirmeyi kes artık.


Öncelikle, her zaman yüksekten uç. Büyük hayallerin olsun. O büyük hayallerin için en iyi üniversitenin en yüksek puanlı bölümüne girmen gerekiyorsa, gir. Ve emin ol, gerçek odağın bu olursa, 100% başarırsın. İlk sene başaramamak da hayatın sonu değil bu arada, sen o 1 seneyi senelerdir terfi bekleyen ablalarına abilerine sor. En yüksek puanı alabilmek için hemen ne yap biliyor musun? Suçluluk hissini bırak, kendini eleştirmeyi bırak, aklını sakinleştir ve odaklan. Bunu yapabileceğin yöntemler var ve bu konuda ben sana seve seve yardım ederim. Bir de istikrarın kilit nokta olduğunu unutma. İstikrarı korumak içinse yapabileceğin en önemli şey, kendini yıpratmadan şunu diyebilmek: “Evet şimdi istediğim sonucu almadım, ama ben bu sınavdan çok daha değerliyim, kendimi sevmekten, neler başarabileceğimi görmek için denemekten hiç vazgeçmeyeceğim, sonuç olumlu olsun ya da olmasın, bu yolda öğrendiklerim yanıma kar kalacak ve çalışırken keyif almak yapabileceğim en mantıklı şey.” Ben geriye dönüp baktığımda, “olamayacak galiba” diye kaygılanıp ümidimi kaybedip enerjimi aklımı kirletmeseydim, ya da kendimi dondurmasaydım, daha düzenli istikrarlı çalışıp sınavda daha iyi puan alabileceğimi şu anki aklımla çok net görebiliyorum.


Bu arada bu ne çelişki diyeceksin, ama insan kaynaklarında öğrendiğim şeylerden biri, iş hayatında ve hayatın bütününde büyük başarı sağlayanların bir kısmı çok iyi okulların en yüksek puanlı bölümlerinden mezun olanlar, ama daha büyük bir çoğunluğu üniversitesi ne olursa olsun kendine ve işine saygısı sevgisi olup istikrarla çalışanlar. Bu sınavda çok başarılı olmanı neden istiyorum biliyor musun? Odaklanırsan ve kendini sevmeyi bırakmadan istikrarla çalışırsan neler başarabileceğini gör diye , gör ki serotonin için bir kuru çikolataya muhtaç kalma. Şaka bir yana, en önemlisi de takdir görmek için değil, kendine kendini kanıtlamak için yap bunu. İçerdeki küçük çocuğa “çak bakalım başardık, bak gördün mü ben sana demiştim” demen için.


Daha önemli olan ne biliyor musun? Hayallerinin ne olduğu. Eğer hayalin sadece iyi para kazanmaksa, ve bunu hayal etmenin gerekçelerini altını doldurarak açıklayamıyorsan, bil ki başarılı olsan da mutlu olamayacaksın ve başarın kalıcı olmayacak. İnsan Kaynaklarında yaptığım binlerce görüşmeden aklımda kalan en can acıtıcı durum, neyi neden istediğini bilmeyen adayların çaresizlikleriydi. Sorularıma bazen cevap verebiliyorlardı ama görüşmede bazen onlar da anlıyorlardı ki, gerçekten taaa içlerine hiç sormamışlar. “Ne istiyorum, neden istiyorum, yeteneklerime yani özüme uyacak mı istediğim şey, ruhuma uyacak mı? Kendimi o işi yaparken hayal ettiğimde nasıl hisler doğuyor içime? Değerlerimle örtüşüyor mu? Ve nihayetinde neye hizmet etmiş olacağım?Dışarıda bir yerlere büyük katkı sağlamasam bile, içerde bir yerlerde beni, beynimi, kalbimi besleyecek nasıl kazanımlarım olacak, ya da hayallerime giderken beni nasıl büyütüp geliştirecek bu deneyim?” Lütfen bu soruları sor kendine. Tekrar tekrar sor, ve cevapları egonda değil, ruhunun derinliklerinde ara. Nasıl yapacağını yine seve seve anlatırım sana, eğer öğrenmek istersen. Ve bil ki cevapları bulduğunda ne üniversite sınavında aldığın puan önemli olacak (çünkü ilk seferde olmasa da sonrakilerde başarman için sonsuz bir içsel motivasyonun olacak), ne sınavın zorluğu (çünkü kalbin pusulan olacak, öyle bir odaklanacaksın ki sen bile şaşıracaksın), ne kazanacağın para ( sevdiğin işi yaparken bir süre sonra beklemeden iyi para kazanacaksın zaten), ne de ne kadar başarılı olduğun (akışta çalışmanın keyfi serotonini döver çünkü).


Diyorsun ki az zamanım kaldı hangi ara kendi içime döneyim? Bu soruları sormaya başlaman en önemli adım, cevaplar gelir merak etme. Cevapları bekleyerek zaman kaybetme çünkü önemli olan bu yaşta sormaya başlamış olman. Benim şu anki hayallerimden biri, tüm okullarda bu soruların öğrencilere sorulup cevapları bulabileceği yöntemleri onlara anlatacak dersler hazırlamak ve tüm ülkede, sonra tüm Dünya’da yaygınlaşmaşını sağlamak. Böyle dersler alabilseydiniz 'kendinizde neleri değiştirebilirdiniz'i düşünmek gözlerimi dolduracak kadar heyecanlandırıyor beni. Benim hikayemden neler çıkardın bilmiyorum ama, ben istediğim şeye, eğer ruhuma uyuyorsa, Öz’ümle bağlantı kurarak hayat yolunda eninde sonunda varabileceğimi gördüm.


Şu an için yapılacak en mantıklı ve pragmatist şey mi? Elinde puanın olsun, sonra kararı sen ver. “Elimden gelenin en iyisini yaptım” demen için aklını sakinleştirerek ve kendini suçlamayı bırakarak başla ve odaklanarak çalış canım benim, tatlı tatlı, kendini üzmeden, ama sağlam çalış, zamanını akıllı kullanarak. Ara verdiğinde de kendini fazla suçlama ki enerjin boşa gitmesin, derin bir nefes al, kolunu elini öp mesela, şefkat göster kendine ve tekrar dön derse. Unutma, imaj hiçbir şeydir, istikrar her şey

155 views0 comments

Recent Posts

See All